top of page

21’i Yüzyıl’dan Monoteizme bir bakış -1: İnanç


Eğer evreni tanrı yarattıysa tanrıyı kim yarattı?


Zihni bu soruyu sormaya götüren sebep, tek bir tanrı teorisinin teorisyenler tarafından insanlara anlatılırken çokça kullandıkları mantıksal bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, gözlemleyebildiğimiz evrende karmaşık ürünlerin tamamının ancak bir şuur sahibi tarafından üretilmiş olabileceğini söyler. Teorisyenler, bunu örneklendirerek; her bir sanat nasıl bir sanatkârı gerektirir, aynı şekilde içinde muhteşem bir düzen barından bu kâinat da muhteşem bir sanatkârı icap eder derler. İnsafsız bir yaklaşımla ele alındığında hikmeti gizlenen her teori gibi, bu önerme de bir usul hatası ile sonsuz bir döngüye çevrilebilir. Yani buradan hareketle tanrı âlemi var etti ise onu kim var etti ve onu var edeni kim var etti gibi tek yönlü sonsuz bir paradoks elde ederiz.

Buradaki paradoks, önermelerin üretildiği evrenin sınırlarının ve kapsamlarının belirlenmemesinden kaynaklanır. Temel bir mantık dersi atıfı ile şöyle iki önerme oluşturalım. “her duvarı yıkan bir sel” ve “hiç bir selde yıkılmayan bir duvar” bu iki önermenin aynı mantık evreninde var olması mümkün değildir. Yani duvar mutlak ise ikinci önerme, sel mutlak ise birinci önerme mevcut olamaz.


Şimdi, işe; başlıktaki soruyu oluşturan evrenin elemanlarını tanımlamakla başlayalım.


1- Akış: Gözlemleyebildiğimiz evren; her an bir akış içerisindedir. Olaylar ve nesneler devamlı olarak bir halden diğerine evirilen bir akış içerisinde hareket ederler. Ancak bu akış termodinamiğin birinci kanunda belirtildiği gibi hiç bir nesneyi yoktan var veya vardan yok edemez.


2- Kanunlar: Kâinat, tüm varlığın üzerinde geçerliliği olan kanunlar içerir. Bir akışın ilerisini hesap edebilmek kanun veya kanunlar olduğunu gösterir. Şut çektiğiniz zaman topun ileri doğru hareket edip nihayetinde yerde kalacağını; kütle, yerçekimi, ivme, darbe gibi kanunlar ile açıklar ve hesap edebilir oluruz. Kâinata baktığımızda galaksilerden kuarklara kadar her nesnenin bir akış içerinde olduğunu dolayısı ile de pek çok kanuna tabi olduklarını görürüz.


3- Mutlak tesadüf: Kanunların var olmadığı bir evrende akışın ilerisini hesap edebilmemiz mümkün değildir. Yani nesneler ve olaylar kanunlara tabi olmasalardı akışın nizami değil tesadüfî ilerlemesi gerekirdi. Ancak “tesadüf” mutlak değil itibari bir kavramdır. Mesela parayı havaya attığımızda yazı mı yahut tura mı geleceğini hesap edemediğimiz için buna tesadüf deriz, oysaki bu olayı tesadüf olarak adlandırmamız mutlak değil itibaridir. Zira paranın başlangıç konumunu, kütlesini, parmaktan çıkan F kuvvetini ve sürtünmeyi belirlesek paranın nihai pozisyonunu da hesap edebiliriz. Yani bu işlem en nihayetinde hesap edilebilirdir. Ancak biz değişkenleri çok olan ve/veya bu değişkenlerinin hesap edilmesi zor olan akışlara itibari olarak tesadüf deriz yoksa kâinattaki her nesne kanunlara tabi olduğu için “mutlak tesadüf” yoktur.

Bu konuda bir deney yapmak isteniz arkadaşınıza 1’den 10’a kadar olan rakamlardan birini tamamen tesadüfü olarak seçtirmeye çalışın, fark edeceğiniz şey seçilen her rakamın seçilmesinin bir veya birçok sebebi olduğu olacaktır.


Buradan sonra tafsilatına girmeden, tanrının varlığına dair tek bilimsel delilin bu kanunlar olduğunu savunan bir yaklaşımla, “monoteizm”in 21. Yüzyıl dili ile muhtasar bir tanımlamasını yapmaya çalışacağım.

Bu kanunların varlığı akıllı üstün mutlak bir varlığa işaret eder. Ancak bir tanrının varlığı pozitif bilim ile kanıtlamaz. Tanrının varlığına inanmak bir tercihtir. Bunun tercih oluşunu bir örnekle açıklarsak:

İki kavram ortaya koyalım. Bilmek ve inanmak; bilmek; ikna etme katsayısı mutlak olan, ispatlanmış olgulardır. İnanmak; ikna etme katsayısı; karinelerinin kıymeti ölçüsünde göreceli olan ispatlanmamış olgulardır. 2+2’nin “4” etmesi bilmektir, an itibari ile ispatlanmıştır, ikna etme kuvveti mutlaktır. Arkadaşınızın, size sınavdan “c” aldığınızı söylemesi inanmaktır, o an henüz ispatlanmamıştır ve bu inanmanın ikna etme kuvveti, sizin, arkadaşınıza olan güveniniz ölçüsünde görecelidir.

Peki, daha önce hiç Çin’e seyahat etmemiş olan birisinin “Çin” diye bir devletin varlığı kabul etmesi bilmek midir inanmak mıdır?


Mutlak manada ele alacak olursak böyle birisi için Çin’in varlığını kabul etmek bilmek değil inanmaktır. Çünkü çok abes ve az da olsa; “Çin” diye bir devletin aslında olmaması aynı “Truman Show”daki gibi, o kişinin etrafındaki herkesin sırf onu, Çin diye bir devlet olduğuna inandırmak için bir oyun oynuyor olmaları, tüm iletişim teknolojilerini de buna uygun dizayn etmiş olmaları gibi ihtimaller de vardır. Ancak bu ihtimaller çok abes olduğu için buradaki “Çin”in varlığına inanmanın ikna etme kuvveti, bilmenin ikna etme kuvvetine yakın, neredeyse mutlaktır.


Bir tanrının varlığını kabul etmek de bir inanmaktır. Karineler onu gösterir ama ispatlanamaz. Buradaki inanmanın kişiyi ikna etme kuvveti ise görecelidir. 21. Yüzyıl dili ile konuşan bir monoteist olarak; tek tanrıya inanmanın, kişiyi ikna etme kuvvetinin, bilimsel olarak en az Çin örneğindeki kadar güçlü olduğunu söyleyebilirim.


Örnekteki kişi için Çin'in varlığını, inanmaktan bilmeye geçirmenin tek yolu; gidip Çin’in varlığını aynel yakin ve hakkal yakin görmesidir. Kişinin bir tanrının varlığını, inanmadan bilmeye geçirmesinin yolu ise ölmesidir. Zira ölümden sonra olup olmadığını hepimiz görebilir. Örnekteki, seyahat ederken geçecek olan zaman ile de, ölüme kadar geçecek olan zaman benzetilebilir.


Varlığı, bilmekle değil inanmakla kabul edilen bu tanrının mahiyeti ise insan zihni tarafından algılanamayacak kadar yücedir. Bu yüzden Tanrı kendisini tanıttığı kutsal kitaplarda kendisi için “Ehyeh aşer ehyeh” Ben ne isem oyum (bkz Tevrat) ya da “inni Enallah” muhakkak ben tanrıyım (bkz: kuran 28.30) der ve detayını anlatmaz.

Tanrıya dair bilimsel nihai önermemiz kutsal kitaplardaki o Tanrının kendisini anlattığı ayetlerden bağımsız olarak, ancak "bu kanunların üstündeki güç” olabilir. Onun mantıksal evreni, içinde bulunduğumuz evrenin kanunlarının üzerinde olduğu için ona dair başka detaylı bir tanımlama yapılamaz.

Bu vecihle, tanrının mevcudiyetini kendi mevcudiyetimiz gibi değerlendirip; tanrı âlemi var etti ise onu kim var etti ve onu var edeni kim var etti gibi bir döngü oluşturulamaz. O döngü; “âlem var, âlemde kanunlar var ve bunu var eden bir mutlak güç var” denildikten sonra biter zira onun mevcudiyeti bizim evrenizin kanunları ile tanımlanamaz. Biz ancak onun var olduğuna dair karineler yapabilir ama ondan sonrasının ne olduğuna dair fikirler yürütemeyiz. Başka bir vecih ile “teklik” “çokluk” “önce” “sonra” gibi olguların tamamı bizim evrenimiz için geçerli ifadelerdir. Onun mantıksal evreninin ne olduğunu bilemeyiz ancak varlığından haberdar olabiliriz.


Burada şöyle bir örnek verelim:

Biz üç boyutlu bir evrende yaşamaktayız, uzunluk, genişlik ve derinlik diye adlandırdığımız ve algılayabildiğimiz üç boyuta sahibiz. Şimdi, önümüzdeki masa üzerinde, iki boyutlu bir evren olduğunu farz edelim; sadece genişlik ve uzaklık var derinlik yok. Bir de bu evrende yaşayan masamız üzerinde hareket eden düz çizgiye benzer bir varlık olsun. Bu varlığa elimizdeki bir küpü tanıtmak istiyor olalım. Küpü onun evrenine taşımak için masaya koyabiliriz ya da küpün gölgesini masaya yansıtabiliriz. Üç boyutlu evrende küp olan cismin, iki boyutlu evrendeki yansıması “kare” veya “paralelkenar” olacaktır. Yani bizim evrenimizde küp olan cisim, iki boyutlu evrende yaşayan varlığın algısında “kare” olacaktır. O varlık “derinlik” diye bir boyutu tanımlamaktan aciz olduğu için “küp” nedir, sorusuna verebileceği nihai cevap; “kare gibidir ama fazlası var, nasıl bir fazlası olduğunu da tanımlayamam” olacaktır.


Fizikçiler buradan hareket ile dört boyutlu bir evrendeki Quatro’nun üç boyutlu evrendeki yansıması ne olabilir sorusunu sormuşlardır. Ulaştıkları sonuç; iç içe geçmiş iki küpe benzeyen “Teseract” ismini verdikleri bir nesnedir. Yani bizim “Quatro” nedir sorusuna verebileceğimiz nihai cevap “Teseract” gibidir ama fazlası var, nasıl bir fazlası olduğunu da algılayamayız olacaktır. Zira dördüncü bir boyutun ne olduğu, bizim algı seviyemizin ötesindedir. Burada bir deney yapmak isterseniz; zihninizde, derinlik genişlik ve uzaklığa ek olarak bir boyut daha canlandırmaya çalışın. Zihninizde herhangi bir olgunun canlanmadığını fark edeceksiniz.

Aynı bunun gibi tanrının varlık evreni de bizim içinde olduğumuz evrenden daha yukarıda olduğu için, onun mahiyetine dair tanımlamalar yapamayız, aynı; Quatro’nun varlığından haberdar olup mahiyetine dair kapsayıcı bir tanımlama yapamadığımız gibi.


Kanunların menşeinin ne olduğu düzlemindeki genel teoriler ve monoteizm’in iddiasının güncel bir bakış:


A- Deizm: Bu kanunların; mahiyetini tam olarak bilemeyeceğimiz mutlak bir güç tarafından var edildiğini ancak o mutlak güce atfedilen dinlerin insanlar tarafından üretilmiş olduğu söyler.


B- Agnostisizm: Bu kanunların nereden geldiği hakkında bilimsel bir sonuca varmamızın imkânsız olduğunu söyler. Çünkü bu kanunların kökenine dair sorgulama yaparken metafizik hiç bir veri kullanmadan bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Böyle bir sonuca varmak için açıklamanın içine illa ki varlığını pozitif bilimsel yollarla açıklayamayacağımız “vahiy” “Kaos teorisi” “paralel evrenler teorisi” gibi metafizik olgular katmamız gerekmektedir.


C- Teizm: Bu kanunların bir veya birkaç yaratıcı güç tarafından var edildiğini söyler.


D- Ateizm: Bu kanunların neden var olduğuna dair ortaya konulan teorilerden teizmin ve teizmin tüm alt kümelerinin ortaya koyduğu teorileri reddettiğini söyler.


E- Monoteizm:

Tanrının vardığına dair tek pozitivist gözlemlenebilir delil; evrende var olan kanunlardır.

Agnostisizm ve Deizm; genel olarak ret ediş içermeyen önermeleri itibari ile bilimsel birer olgu, Teizm, Monoteizm ve Ateizm ise birer tercihtir. Yani,

Tanrının varlığı pozitif bilim ile kanıtlanamaz. Zira o varsa her an her yerde vardır, her an, her yerde mevcut olan bir varlık da, var mı yok mu diye deneye tabi tutulamaz.

Tek bir tanrının varlığı teorisi ontolojik olarak ortaya konulabilecek ve yanlışlanamayacak tek mantıklı teoridir.

Dinler arasındaki benzerlik, tanrının, insan evirilerek şuur sahibi olduktan sonra insanla irtibata geçerek mütemadiyen peygamberler gönderdiği ve benzer emirleri tekrar ettiği içindir.

Bugün elimizde bulunan kutsal metinlerden, Tevrat ve İncil; tanrı ve peygamberden farklı olarak üçüncü bir veya birkaç derleyici tarafından yazılmıştır. Peygamber olduğunu iddia eden birisi tarafından ortaya konan ve ortaya konulduğu gündeki metnin aynısı olmaya en yakın metin Kuran’dır.


Bir sonraki yazı: 21’i Yüzyıl’dan Monoteizme bir bakış -2: Benlik

49 views0 comments

コメント


bottom of page